Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Osmanlı coğrafyasının birçok bölgesinde İtilaf Devletlerinin işgalleri başlamıştı. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal edilmesi ile Batı Anadolu, belki de tarihinin en kötü dönemine girdi. İzmir’den sonra birkaç hafta içerisinde Nif (Kemalpaşa), Manisa ve Turgutlu da işgal edildi.
Turgutlu’nun işgali, 29 Mayıs 1919 tarihinde gerçekleşti. O günlerde Turgutlu’da çok küçük bir askerî birlik mevcuttu. İşgale karşı henüz bir örgütlenme oluşamadığı için Turgutlu, herhangi bir direniş yaşanmadan işgal edilmiştir. Turgutlu Askerlik Şubesi Başkanı Yüzbaşı Süleyman Sururi, yedek subaylar Zahit Zühtü, Rıza Çetin ve Şakir Ünalan gibi gönüllüler ile emrindeki az sayıdaki askerle birlikte silahlı direnişin hayata geçirilebileceği Salihli-Alaşehir hattına çekilmişlerdir. Bu çekilme, işgalden birkaç gün önce gerçekleşmiş olmalıdır.
Turgutlu’nun işgalini takiben kısa sürede Urganlı ve Ahmetli de işgal edilmiştir. Ahmetli, düzensiz Türk birliklerince kısa süreliğine geri alınsa da bu güzergâhta Salihli’ye kadar olan bölgedeki Türk hâkimiyeti kısa sürmüş ve bölgede Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar işgal ve esaret günleri başlamıştır.
İşgalin ilk aylarında Yunan kuvvetleri halkı sindirmek ve egemenliklerini herhangi bir direniş olmadan tesis edebilmek için Müslüman ahaliye karşı işkencelere kadar varan tedbirlere ve hatta cinayetlere yönelmişlerdir. İşgalin başlangıcından 1919 yılının ağustos ayına kadar süren yaklaşık üç buçuk aylık süreçte yaşanan eziyet, işkence ve cinayetlerin tespit edilebilenleri, ‘Yunan Kuva-i İşgaliyesi ve Yerli Rum Ahali Tarafından İka Edilen Cürüm ve Cinayâtın Tahkik Edilebilen Bazı Aksamı’ adlı rapor niteliğindeki kitapçıkta bir araya getirilmiştir. Bu kitapçık, Yunan askerlerinin davranışlarını teftiş etmek üzere ağustos ayının sonlarından bölgeye gelecek olan İtilaf Devletlerinin temsilcilerine iletilmek üzere hazırlanmıştır. Kitapçığın yarısı, Turgutlu ve köylerinde yaşananlara ayrılmıştır. ‘Köylere Dair’ alt başlıklı bölümün 27. maddesi şu şekildedir:
“Yeniköy’den namus ve hüsn-ü haliyle maruf Halil oğlu Hakkı köye gelen bir tabur asker kumandanlığı tarafından silahların teslimi hakkındaki emre tabiyetle evinden silahını alıp getireceği sırada birkaç asker tarafından kollarından sımsıkı bağlanarak ve “tabura ateş edecekti” denilerek kumandan muvacehesinde bir ağaca asılmış ve salıncak gibi sallayarak ve her sallandıkça başını ve omuzlarını ağacın sâkına çarptırmak suretiyle kafasını ve kollarını pek dil-hıraş bir halde kırarak bilahare yere düşürülmüş ve henüz canının çıkmadığını görerek kafasına dört beş el kurşun sıkılmış, bununla da teskin-i gayz edemeyerek on onbeş kişi üzerine savletle taşlarla, dipçiklerle başını ezmişler ve öldürmüşlerdir. Bir tek köylünün, hem de masum bir ferdin bir koca tabura taarruzu taht-ı imkânda mıdır? Silahını teslim eden bir sahip-i hüsn-ü hal işkencelerle öldürülmekle mü mükafatlandırılır? Bu biçarelerin Müslim olan hukuku böyle çürüyüp gidecek midir?”

Bu olayın üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen günümüzde de Yeniköy’de ikamet eden belli bir yaşın üzerindekiler, büyüklerinden dinledikleri bu acı olayı bilmektedirler. Onların anlatımına göre olay şöyle gerçekleşmiştir:
Turgutlu’dan Yeniköy’e on kadar mekanizmalı piyade tüfeği verilmiştir. İşgalle birlikte bunu haber alan Yunan askerleri, kendilerine karşı kullanılamasın diye silahları almak üzere Yeniköy’e gelirler. Silahların biri hariç hepsi bulunmuştur. O silahın Hakkı isimli şahısta olduğunu da öğrenirler. Birkaç asker, tüfeği teslim almak üzere Hakkı’nın evine yönelir. Hakkı, tüfeği teslim edecektir ve dolu olup olmadığını anlamak için askerlere sırtı dönük şekilde mekanizmasını çeker. Askerler, silahı kurduğunu düşünür ve Hakkı’yı yaka paça yakalayıp köy meydanına getirirler. Hakkı’yı ayaklarından meydandaki ağaca asarak dövmeye, başını ağacın gövdesine vurmaya başlarlar. Sonra da ağaçtan indirip taşlayarak, vücudunu ve başını taşlarla ezerek katlederler. Aslen Filibeli olan ve Rumca bilen Yeniköy ahalisinden Halil, askerlerin kendi aralarındaki konuşmalarından muhtarı da öldürmeyi planladıklarını anlar. Yeniköy’de değirmencilik yapan Rum’a yönelerek muhtarın bir kabahati olmadığını söyler. Rum olduğu için kendilerinden gördükleri değirmencinin ikna ettiği Yunan askerleri böylelikle muhtarı öldürmekten son anda vazgeçerler.

Tüm bu olayların yaşandığı meydan, bugün de Yeniköy’ün meydanıdır ve bahsi geçen ağaç da bu meydandaki çınar ağacıdır. Yeniköy’de ikamet eden ve alıntılanan resmî rapordan haberdar olmayan kişilerin anlattıkları ile raporda geçen ifadelerin birbirinin tamamlar nitelikte olmaları, yaşananların üzerinden çok uzun bir zaman geçmesine rağmen nesilden nesle aktarılanların doğruluğunu da kanıtlar niteliktedir.
Yorumlar
Kalan Karakter: