İskandinav ülkelerinde Turdaklıların 8 günü
BİZİ birleştiren Turgutlu Turdak, Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübümüzün üyeleri Levent Uslu önderliğinde Celalettin Ölgün, Tuncel Ölgün, İbrahim Başbostancı, Emel Başbostancı, Evrim Oflaz Hergül ve Okan Hergül’den oluşan grup olarak Rusya, İtalya, İran, Fas ve İspanya’nın ardından Danimarka, İsveç ve Norveç’i kapsayan üç İskandinav ülkesini gezmeye 7 arkadaş bu yılın başında karar verip 02 temmuz 2015 günü için Kopenhag’a gidiş, 10 temmuz 2015 günü için de Stockholm’den dönüş biletimiz almıştık. Aradan geçen altı ay içinde gezi takvimimizi şekillendirip konaklayacağımız Hosteller, gezi sırasında yapacağımız tren, otobüs, vapur, uçak yolculukları için İnternetten bağlantıları kurduk. . Gezeceğimiz yerleri göz önüne getirdiğimizde; Çok gezeceğiz, ama hem de çok. Üç farklı ülke, üç farklı para birimi, farklı denizler, farklı karalar göreceğiz. Yeşilin her tonunu görüp, araya kar beyazı ekleyeceğiz ve en cılızından en coşkun akan deresini, nehirlerini devasa şelalelerini görüp geçeceğiz. Kah güneş göreceğiz kah yağmur. Kimi yerlerde bir sokakta yağmurdan ıslanırken, kimi yerlerde güneşin keyfini çıkarıyor olacağız. Sizler yaz sıcağıyla kavrulurken bizler üşümemek için montlarımızla sokakları arşınlıyor olacağız. Bu koşullara aylardır kendimizi hazırladık. İki gece Kopenhag’ta, bir gece Oslo’da, iki gece Bergen’de, bir gece Stockholm’de, Dönüş için biletini aldığımız Yunanistan, “AegeanAir” uçağının 10 temmuzdaki uçuşunu iptal etmesi nedeniyle bir gece de İstanbul’da kalacağız.
Gün gelip çattı. 02 Temmuz 2015 günü sabahın çok erken saatlerinde bizi İstanbul, Sabiha Gökçen Havaalanına götürecek “Sun Ekspres” uçağına yetişmek üzere İzmir Adnan Menderes Havaalanına ulaştık. Saat 07.00 de kalkan uçağımız 50 dakika da bizi Sabiha Gökçen’e indirdi. Saat 11.10 da kalkan “Pegasus” uçağıyla üç buçuk saatteKopenhag’a ulaşıp Metro ile Havaalanından merkeze geçtik. Giysi, yiyeceklerle ağırlaşmış sırt çantalarımızdan kurtulmamız gerek. Elimizde İnternetten satın alıp akıllı telefona yüklenmiş üç ülke ve şehirlerine ait “Navigasyon” var. Havaalanından da şehir haritası almıştık. Konaklayacağımız “City PublicHosteli” hemen buluyoruz. Kayıtlarımızı yaptırıp sokağa çıkıyoruz. Hava, güneşli ve sıcak.İnsanlar sokakta Vikingler zamanında bir balıkçı kasabası olan Kopenhag, 1167 yılında keşfedilip, kısa zamanda önemli bir ticaret liman kentine dönüşmüştür. Şehri "ticaret limanı" anlamına gelen "Kopenhag" ismi verilmiştir. Kopenhag, içinden kanallar geçen adalar, yarımadalar, çokça köprüleri, göl ve parkları olan düz bir yer. Motorlu taşıtlardan çok bisiklet var. Bisiklet yolları bile var. Yarın için bizde kiralamaya karar verdik.“Bir kenti iyi tanımak için sokaklarında kaybolmak gerekir” sözünü kendimize daha önceki gezilerimizde de ilke edinmiştik. Nasıl olsa burada akşam/ gece olmuyor. Kaybolmaya karar verdik. Rastlantı; Buranın en ünlü caddesi ve alışveriş merkezi konumunda olan 3,2 kilometre uzunluğundaki “Stroget“ caddesine çıkmışız. Avrupa’nın bütün kentlerinde olduğu gibi tarihi binalara sahip çıkılarak aynen korunmuş ya da dış cephe aynı kalmak suretiyle iç bölümler uygun hale getirilmiş. Caddenin güzelliklerini, sakinliğini gıptaizleyerekgeziyoruz. Katedral/Kiliseler (Danimarka dilinde Kirka) İtalya, İspanya’da gördüğümüz kiliseler görkemli değil. Zaten halk da Katolik değil LutherciProtestan’mış.Yönetim biçimi : anayasalMonarşi olup, şu an ki devlet başkanı 2'inci Margrethe.
Saat 22.00 oldu. Dönüşe geçiyoruz. Aslında karanlık olması gerek. İleri günlerde Norveç ve İsveç’te de göreceğimiz gibi bu mevsimde sadece 2 saat kadar gece karanlığı yaşanıyor. Güneş daha geç batıyor, battıktan sonra saat 00.30 lara değin aydınlık devam ediyor. Dönüş yolunda eğlence merkezi “Tivolı Bahçesi” önündeki kalabalık dikkatimizi çekiyor. Çok uzaklardan bile Dönme dolaplar ve diğer aletler görünüyordu.
Köpenhag’ta ikinci günümüze erken başlıyoruz. Otelden aldığımız adresle Bisikletçiyi bulup Bisikletler kiralayıp tek sıra halinde önceden belirlediğimizChristiansborg Sarayına gidiyoruz. 1794 ve 1884 yıllarında iki defa yanan saray 1928 yılında tekrar yapılmış ve günümüzde Parlemento binası, Kraliçe’nin kraliyet kabul salonları, başbakanlık ofisi ve anayasa mahkemesi binalarına ev sahipliği yapmakta. 106 metrelik kulesi ise Kopenhag’ın en yüksek noktasıimiş.Amelienborg ve RosenborgSaraylarını,Cristian, Yahudi ve Medeniyetler müzelerini, ilginç yapıların Eski Borsa Binası, “Black Diamond” dedikleri Kara Elmas Binasını geziyoruz. Burası hem Kültür Merkezi hem Kütüphane olarak kullanılıyor.Altı saat süren Bisiklet gezimizi yaya olarak sürdüreceğiz. Bisikletleri teslim edip Büyük kanal çevresinde geziyoruz. Kanalın iki yanında konuşlanmış birbirlerine bitişik renkli evler ilgimizi çekiyor. Eskiden gemicilere genelev hizmeti veren evler şimdilerde turistlerin akın ettiği cafe,bar ve pubların olduğu bir cazibe merkezi olmuş.Bu akşam “Caz Festivali “ varmış, kalabalığın nedenlerinden birisi sanırım. Buraları geçtikten sonra karşımıza KongenNytorv ( Kral Meydanı) geliyor. Yolun devamında ise kanalı görüyoruz. Burası ışıl ışıl, canlı mı canlı. Evet Kopenhag kartpostallarının olmazsa olmaz görüntüsü: Yeni Liman (Nyhavn).
Yine akşam oldu. Kent gezimiz bitti. Kanalda çalışan tekneyle karşıya geçip yarın gideceğimiz İsveç, Malmö biletlerini yolumuzun üstündeki Tren garından alıp otele dönüyoruz. Çünkü; Adım atacak gücümüz kalmadı.
Üçüncü günümüz: Kopenhag’tanMalmö’ye Trenle 07.52 de hareket ediyoruz. Büyük bir kısmı deniz dibinden geçen tünel olan 24 km’lik OresundKöprüsünü 35 dakikada geçip Malmö’ye varıyoruz ama burada fazla beklemeyeceğiz.11.30 da bizi Oslo’ya götürecek yataklı lüks otobüsümüz hareket ediyor. Biletimizde 18.55 te varacağımız yazılı. Gerçekten sadece bir(1) dakika gecikmeyle Oslo’ya varıyoruz.Tren garında; Türkiye’de çalışmış ve güzel Türkçe konuşan bir Danimarka’lı İsveç’in Bolu ilimiz gibi ormanlık ve yeşillik olduğunu söylemişti.Malmö, Oslo arasında otobüsten gördüğümüz kadarıyla ormanla iç içe girmiş düz tarım arazileriyle kaplı yemyeşil bir ülke. Çevrili alanlarda otlayan inek, koyun sürülerinden, atlardan da hayvancılığın da yaygın olduğunu anlıyoruz. Yer yer de sanayi kuruluşlarını da gördük. Sık sık geniş ırmaklardan, denizin uzandığı kanalları altından büyük vapurların geçtiği kocaman köprülerden geçtik. Oslo’ya varıp Navigasyonla “AnkerHostel” i buluyoruz. Dıştan bakıldığında tarihi bir yapı ama iç bölmeler yeni yapılmış güzel ve temiz bir otel. Yerleşiyoruz. Odamızda bir de Kore’li oda arkadaşımız var. Akşam yemeğimizi yedikten sonra geziye çıkıyoruz.
Oslo’nun, 1049 yılında III.Harald tarafından kurulmuş olduğu bilgisini gelemeden önceki araştırmalarımızdan biliyoruz. Otelin önündeki StrogetGatan caddesi bizi görkemli yapısıyla ilgi çeken “Oslo Katetrali’ne götürüyor. Tuğladan yapılmış ilginç bir mabet. Dış bölümlerinin bir kısmı Restoran olarak kullanılıyor. Katedralin önünden sağa doğru dönen cadde; Alışverişin , eğlencenin kalbinin attığı Karl Johans Caddesiymiş. Trafiğe kapalı, birahane ve barların kurduğu masalar tüm caddeyi kapatmış gibiydi. Hemen yanında heykellerle süslü, fıskiyeli büyük bir havuz olan Vigeland Parkını da gezdikten sonra otele dönüyoruz.
Dördüncü günümüz: Oslo Katedralinde ayin izlemeyle başladı. Karl JohancaddesiboyuncaMeclis Binası, Belediye Sarayınıgörüp geçtikten sonra Kraliyet Sarayına varıyoruz. Halen İsveç Kralının içinde yaşadığı sarayın sadece ön ve arka kapılarında geleneksel giysiler giyinmiş birer asker nöbet tutuyor olması ilgimizi çekiyor. Türkiye de üst yöneticilerin koruma ordusu ile korunduklarını kıyasladık. Deniz kıyısına inip Tur teknesiyleFolk ve Viking Gemileri Müzelerinin bulunduğu Bygdoyadasına Oslofiyordudenilen kanaldan geçiyoruz. Burada Güney kutup dairesini keşfedenAmudsen ve arkadaşlarının heykelleri, müzedeki Viking gemileri ve diğer eserlerin sergilendiğiNorskMaritimemüzesini gördükten sonra geri dönüp yine ilginç yapısıyla dikkat çekenUlusal Tiyatro binasının çatısından Oslo’yu ve güneşin batışını izledik. Oslo’da kalma süremiz bitiyor.
Tren garından yaklaşık 250.00 TL yakın bir ücretle biletlerini aldığımız, saat 1.45 te kalkan Bergen trenine binip 04.45 te Myrdal’da olmayı planlamıştık. Acele ile Otelden çantalarımızı alıp kalkmakta olan trene tam zamanında ancak yetişiyoruz. Gece yolculuğu yapacağız. Trende: Koltuklarımıza üşümeyelim diye ince polar battaniye, şişme yastık, göz bandı ve kulak tıkayıcı bıraktıklarını görüyoruz. Anlaşılan soğuk bölgelerden geçeceğiz. Kimi zaman uyuduk, kimi zaman çevreyi izledik, çok yerlerde tünellerden, göl, uçurum kenarlarından geçtik. Saat 03.00 sıralarında hava aydınlanmaya başladı ve tren yolunun geçtiği vadinin her iki yanının da karla kaplı olduğunu gördük. Yağmurda sağanak halinde yağmaya başlamıştı. Kayaların arasına serpilmiş gibi yerleşmiş 5-10 tek katlı Prefabrik yapılı evlerden sonraMyrdal istasyonuna vardık.,
Buradan sonra 09.10 da gelecek başka bir trenle Flam’a geçeceğiz. Trenden bizimle birlikte İstanbul’dan gelen üçü bayan dört kişi daha indi. Isıtılan küçük İstasyon binasından yoğun yağmurdan dolayı çıkamadık ancak Yağan yağmur ve eriyen karların oluşturduğu büyüklü küçüklü şelaleleri doyasıya seyrettik. Bol bol resimler çektik. Sonunda Flam treni tam zamanında geldi. Derin bir vadiden, kayalık uçurumların yanından ve sık sık da tünellere giriyoruz. Bu sarp yolun, tünellerin 1893 te kazma, murçlarla insan gücüyle yapılmış olmasını da taktir ettik. Her yerde dağdan aşağı beyaz bir ip sarkıtılmış gibi, kimi yerde barajlardan tahliye olan beyaz köpüklü sular gibi yüzlerce akan şelaleleri gördükçe üç yıl önce Rize, Ayder yaylasındaki görüntüleri anımsadık. Tren kimi yerde özellikle durarak devasa şelalelerin resimlerini çekmemize olanak sağlıyordu.Kimi yerlerde dere kenarlarında üç-beş evlerden oluşan yerleşim yerleri de göze çarpıyordu. 11.30 da Fiyordların başlangıç ucuna, orta büyüklükte mavi deniz ile yeşil doğanın kucaklaştığı bir köy olan Flam’a vardık. Ormanlarla kaplı denize nerdeyse 80 derece dik inen dağlarla çevrili. Turizmle gelişmiş. Yüzlerce Turist ya Fiyord turuna katılmak için bekliyor ya da turdan gelmiş dönecek. Adım başı hediyelik eşya dükkanları ve Restoranlarla karşılaşıyoruz. Tur için 14.20 de kalkacak tekne için bilet aldık daha zamanımız da var ama yoğun yağış ve soğuk hava çevrede gezmemize izin vermiyor. Zaten sis bulutları bir gelip bir gidiyor. Muhteşem manzara, olağanüstü görüntü. Yolcularının büyük çoğunluğu Japon ya da Çinli olduğunu sandığımız teknesi geldi, yolcular çıktılar. Biz bindik. Bizimle binenlerinde çoğunluğu sanırım Japonyalıydı. Kimi yerde 100 metre kadar daralan kim yerde 500 metre dolayında genişlikte ve yoğun yağış altında denize oldukça dik inen dağların arasındakiFiyortyolculuğumuz iki buçuk saat sürdü. Gudvangen’e vardık. Burası da Flam gi Bir gün sonra varacağımızBergen’e gitmeye karar verdik. Otobüsle Voss’a oradan da Oslo Trenine binip Bergen’e gideceğiz. Gudvangen, Voss arası da Uzun, kısa, küçük, büyük şelalelerin aktığı uçurumların ucundan geçen daracık bir yol. Norveç hükümeti doğanın bozulmaması için yolu genişletmiyormuş. Bizde olsa kesin bu derelere baraj yapar, yolları da duble yaparız. Otobüs te kimi yerlerde Resim çekme molası verdi. Bol bol Şelale resimleri çektik. Voss’a geldik. Voss’a aslında “Su şehri” dense daha yakışır. Ormanlarla çevrili bu yere birkaç koldan köpüklü suları ile ırmaklar akıp gölü besliyor. Doğa harikası –yaşanılacak, yaşamdan keyif alınacak- bir yer. Bergen’e gidecek Tren geldi. Yine, küçüklü büyüklü şelaleler, göller, kanallar, uçurumlar, uzun tünellerden geçerek doyumsuz manzaralar izleyerek Bergen’e varıyoruz.
İlk izlenim olarak; Bergen’e, gördüğüm en güzel kentlerden birisidir diyorum. Fiyortları, Deniz, Adalar, Orman ile doğası olağanüstü. Bergen’i görenlerin yorumları kesinlikle Dünyada görülmesi gereken yerlerin en başında olması gerektiği kanısına varacaklarıdır. Egzotik sözcüğünün karşılığı Norveç. Norveç’in karşılığının Kuzey. Kuzeyin karşılığının Bergen. Bergen demenin karşılığının batmayan güneş, git git bitmeyen Fiyordlar, binlerce ada. Özetle su demek olduğunu herkes kabul edecektir. 1070 yılında kurulduğu ve Norveç’in ilk başkentliğini yapmış. Kuzey, kutuplara yakın olmasından soğuk olması gerektiği halde “Golf Stream /Sıcak su akıntısından dolayı ılıman bir iklimi varmış.
Bu akşam Gudvangen ya da Voss’ta gecelemeyi tasarlamışken Bergene’de yatacak Hostel aramaya başladık. Bulduğumuz Hostel: “Old City” içinde bu gece “Öğrenci Değişim projeleri” kapsamında buraya gelmiş grupların konakladığı yine dıştan çok eski bir bina ama içi modern yapı. Kızlı erkekli 30 kişinin kaldığı bir yer. Temiz bir yer. Aralarında bize de yer çıktı. Hava yağışlı, yorgunuz; yattığımız yerin ne önemi var.
Sabah; Kahvaltıdan sonra geziye çıkıyoruz. İlk olarak; Hemen yakın yerde Bergen’le özdeşleşmiş. Vegan koyunun ucundaki özgün adı Fisketorget olan Balık pazarına varıyoruz. Ren Geyiği eti ve her çeşit deniz ürünü çiğ ve pişmiş olarak satılıyor. Tadımlık da ikram ediliyor. Bol bol tadına baktım. Aramızda Rengeyiği sucuğu ve Balina sucuğu alanlar oldu. Balık Pazarı'nın biraz ilerisinde Torgalmenningen Meydanı bulunuyor. Meydan kıyı tarafındaki Bekar evleri olarak gemiciler için yapılmış iki üç katlı tamamen ağaçtan “Bryggen evleri” bulunuyor. Buradasimge olmuş ve ağaç oymacılığının örneği kocamanBalık Heykeli dikkat çekiciydi. Zaten Bergen’de çokça gördüğümüz heykeller denizle ilgiliydi Hemen bitişiğinde 12. Yüzyılda Alman tüccarlarının konaklaması yapılmış ve şu an birahane ve bar olarak kullanılan dik çatılı “Hansa Evleri” bulunuyor. Unesco Tarihi Mirası Listesine alınmış. Hansa evleri Bergen’in simgesi gibi. Her yerde bu evlerin maketleri ve efsane kahraman “Troll”ler hediyelik olarak satılmaktaydı. Az daha ilerideki korunmuş, onarılmış Bergen kalesini de geziyoruz. Vagen Koyu'ndaki liman haricinde burnun diğer tarafındaki koyda da büyük bir liman var. Fiyordlara da girerek kuzeye kadar giden vapurlar bu taraftaki limandan kalkıyor. Kent içi gezimizde grup olarak ayrılıyoruz. Şehirde kaybolmaya karar verdik. Diğerleri Panorama turuna katılacaklar. Sanki hiç deniz yok, su görülmüyormuş gibi kentin ortasına bir de yapay göl oluşturmuşlar. Önümüze Bergen'in en büyük kilisesi Johanneskirken çıkıverdi. Danimarka dilinde “Kirke” olan Kilise İsveç dilinde “Kirken” oldu. İlginç aynı zamanda mütevazi bir yapıydı. Yağmur arada bir atmaya devam ediyor. Bir araya geldik. Balık Pazarı'ndan yukarıya doğru yürüyüp Flamsbana Dağ Treni ne binip Floyen Tepesi'ne çıkmaya karar verip kenti bir de tepeden göreceğiz. Teleferik sistemini Trene uygulamışlar. Biletlerimizi alıp bizde çıktık. Floyen Dağı/tepesi Bergeni yükseklerden görmek için en uygun yer. Aynı zamanda yürüyüş parkurları da var. Bol bol resimler çekip “Finiküler” denilen dolambaçlı patikalardan, kimi yerde merdivenlerden aşağılara, kent merkezine indik. Akşam da oldu bir an önce bağlantısını yaptığımız “Montana Yough and Familiy Hostale” varmalıyız. Montana Hostel Orman içinde, kente yukarıdan bakan tepelere kurulmuş temiz bir otel. Gece 24.00 sıralarında bile karanlık olmayan Bergen’i bir kez daha buradan seyredip resimlerini çekip yattık. Norveç’in Kuzey Kutup Dairesine yakın Tromsa bölgesine gidip hiç batmadan ufku yalayarak geçen güneşi görmek aklımızda kaldı. Ancak Bergen’e bile 1500 km uzaklıktaki bu yere hem zaman hem parasal olanaklarımız yeterli değildi. Yine Bergen’e değin gelmişken dünyanın en ilginç yerlerinden Türkçe karşılığı Troll’in dili olan Troll Tonga’ya da en az on saat yürümek gerektiğinden gidemedik.
Yarın saat 11.30 da Bergen’den Finair uçağıyla Stockholm’e uçacağız. Otelde açık büfe kahvaltıda kaç günün acısını çıkarttık. İki otobüs değiştirerek Bergen havaalanından kalkan uçağımız Stockholm Aralanda havaalanına 13.00 te indirdi. Yine hava yağışlı; Nasıl gezeceğimizi düşünüyoruz. Kent merkezine giden otobüsün sürücüsü Diyarbakır’lı “Ülkedaş” çıktık. Özellikle “Ben Türk değilim, Kürdüm” vurgusu yaptı. Havaalanından aldığımız kent haritası ve Novigasyon yardımıyla “Birka Hostel” i hemen bulup eşyalarımızı bırakıp kent tanıma gezisine çıkacağımız sırada TURDAK kulübümüzün 2013 yılında gerçekleştirdiği AB projesinde Estonya’dan katılan “Birgitte Hüss” ile arkadaşı yedi saatlik vapur yolculuğunu göze alıp bizi ziyarete gelmişler. Birlikte çıkıyoruz.
Stockholm; 13. yüzyıldan bu yana İskandinavya ülkelerinin siyaset, ekonomi ve kültür merkezi konumunda olan kent, Malaren Gölü'nün Baltık Denizi ile birleştiği kanalda yer alan ve Takım Adaları olarak bilinen 14 ada üzerinde kurulmuş, olduğu bilgisi ezberimizdeydi. İlk önce Mardin Midyad’tan göçmüş Süryani Ülkedaş’ımızdan “Dürüm döner” yedikten sonra şu an bile Kralın içinde yaşadığı sadece iki nöbetçinin koruduğu Kungliga (Kraliyet sarayı), Finskınka kyrkan, Storkyrkan Katedrali, Ridderhols Kyrkan Kiliselerinin bulunduğu “Gamla Stan” adasını gezip çok pahalı olmasına karşı III. Gustav Antika Müzesi, Kronor Müzelerini geziyoruz. Nasıl olsa akşam olmuyor, zamanımız bol. İki gruba ayrıldık. Diğer grup AVM de satın alacak cep Telefonu ararken. Ulusal Açık Hava Müzesinin bulunduğu Blasıe Kolmes’i görmeye gidiyoruz. Geç olmasına karşın haritada yerini bulduğumuz heykellerle süslü park ve Kyrkanları (Kilise) gezip otele dönüyoruz. Stockholm’ün önemli yerlerini gördük. Havasını soluduk, ekmeğini yedik suyunu içtik. Aslında planımızda iki gün kalacaktık.
8. gün; Bu gün, Dönüş günü. Havaalanına ulaşıp bizi Atina aktarmalı olarak İstanbul’a ulaştıracak Yunan uçağına bineceğiz. Çekin sırasında ortalama 10 kg gelen çantalarımıza haksız olarak bagaj ücreti istemelerine karşın vermeyip uçağa biniyoruz. Batık Komşu Ülkenin kazığı olarak değerlendirdik. Uyuduk, uyandık, aşağıları seyrettik. Atina’ da 150 dakikalık aktarma molasında Free Shop ta Uzo’larımızı aldıktan sonra 19.05 kalkan AEGEAN uçağı 20.30 da İstanbul, Atatürk Havaalanına indik. Okan arkadaşımız toprak yerine betonu öptü. Aegean Havayolu şirketinin azizliğine uğramamızdan dolayı İstanbulda geceleyip 10 temmuz saat 23.30 da Pegasus uçağıyla İzmir’e dönüyoruz.
**Bu turda her şey var: 6 kez uçak, bir kez Cruise gemisi, iki kez otobüs, feribot, iki kez Tren, iki kez metro kısacası kullanmadığımız ulaşım aracı, Harcamadığımız para birimi kalmadı
**Yaşam standardı yüksek. 2007 verilerine göre Kişi başı GSMH nın Norveç te 66.000, İsveç: 40.000, Fanimarka:50.000 ABD Doları. Ülkemizde 10.000 dolar dolayında olduğu göz önüne alındığında bize göre çok pahalı. Su 14, Ekmek 13 TL
**Doğa korunmuş. Bizim Rize Fırtına deresini bire bir andıran Myrdal-Flam-Gudvangen çevreleri her yerden akan ırmak gibi akan derelere ve devasa şelalelere karşın baraj, otoyol yapmayı akıllarına bile getirmişler.
** Hiç araç korna sesi duymadık. Trafikte yayalara saygı vardı.
**Gezdiğimiz Kopenhag, Malmö, Oslo, Bergen, Stockholm’de kentlerinde cadde ve meydanlar hatta evlerin cepheleri Heykellerle süslenmişti. Şunu anladık Heykeleler kentlerin süsüdür. Katı Şeriatla yönetildiğini iddia ettiğimiz İran’ın bir çok kentinde Bilim, sanat, edebiyat alanında emeği geçenlerin ve tarihi kahramanların heykellerini görmüştük.
Yorumlar
Kalan Karakter: