Kimsesizlerin Kimsesi  Türkiye Cumhuriyeti

Kimsesizlerin Kimsesi  Türkiye Cumhuriyeti

MUSTAFA Kemal, 1923’lerde ki kuvvetimizin ruhu ve aslını cumhuriyet yönetimine dayandırır.

29 Ekim 2018 - 10:19 - Güncelleme: 30 Ekim 2018 - 23:20

Kimsesizlerin Kimsesi  Türkiye Cumhuriyeti

MUSTAFA Kemal, 1923’lerde ki kuvvetimizin ruhu ve aslını cumhuriyet yönetimine dayandırır. Çünkü, o günlerde ki; doğrudan doğruya milletin ruhuna, vicdanına (duyuncuna), eğilimlerine bağlı bir yönetimin maddi koşullarının; bir kişinin görüşü olmaktan uzak bir biçimde oluştuğunu ifade eder. Ona göre; Osmanlı tarihi, bir millet tarihi değildir. Milletin başına geçen birtakım insanların; hayatlarına, tutkularına, girişimlerine ait bir hikayedir. Devlet adına izlenen belli bir siyasi yön yoktur. Fatih Sultan Mehmet, Yıldırım Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dışındaki sultanlar hemen hemen hiçbir siyaset izlememişlerdir. O dört sultanın izledikleri siyaset ise; bir devlet ve millet siyaseti olmadığı için, sürekli ve ölümsüz kalamamıştır. Çünkü insan hayatı kısadır. İzlenmesi gereken siyaset milletin doğal yetenek ve ihtiyacıyla orantılı olanıdır. Ne İslam birliği ve ne de Turanizm mantıki bir siyaset olamaz. Milli hükümetimizin hareket esası, milli sınırlar içerisinde milli hakimiyete dayalı olarak bağımsız yaşamaktır. 1923’lerdeki milli hükümetimizin şeklini ve içeriğini anlamayanlar veya anlamak istemeyenler için Teşkilatı Esasiye Kanunu çok önemlidir. Bu kanunun birinci maddesi “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” biçimindedir. Vicdanın (duyuncun) eğilimi, arzusu demek olan irade(istenç); insanlar için geçerli olduğu gibi toplumlar içinde geçerlidir. Manevi bir şey olan irade çarpıtılmaya çok uygundur. İslam felsefesine uygun düşünürsek külli irade olduğu gibi cüzzi irade de vardır. İradenin (istencin) gerçekleşmesi için bir araç gereklidir ve vardır ki, ona milli hakimiyet denmektedir. Milli hakimiyetine sahip olmayan bir millet, hiçbir zaman iradesini (istencini) kullanamaz. Milli hakimiyetini herhangi birisine veren bir millet; ( bu kişi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya temsilcisi konumundaki bir padişahta olabilir) kendi iradesinin(istencinin), kullanılacağından ve uygulanacağından emin olamaz. Şimdiye kadar  milletimizin başına gelen bütün felaketler kendi şans ve kaderini başka birilerinin eline bırakmasından doğmuştur. En yakın örnek 1.Dünya Savaşı’na girişimizdir. 1.Dünya Savaşı’na girmek için kalpten bir eğilim yoktu millette… Zorunluluk olmadıkça millet savaşa girmek istemezdi. Ama ne yazık ki millet milli hakimiyetini başka ellere vermişti. Millet hakimiyetini gasp edenler düşmanla beraber hareket ediyorlardı. Çok kan dökülmüştü. Bu kadar acı deneyimler geçiren milletin, bundan sonra egemenliğini bir kişiye vermesi kesinlikle mümkün olmayacaktır. Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bir sonraki cümlesinde, “yönetim usulü halkın kaderini bizzat ve fiilen yönetmesi esasına dayanmaktadır” denilmekteydi. Bu ikinci fıkra yönetim usulündeki ilkemizi ifade etmektedir. Yoksa milletin işini gücünü bırakıp devlet yönetimiyle uğraşacağı anlamında değildir. Buna olanak ve gerekte yoktur. Milleti temsil eden, milli iradeyi (istenci) millet adına sınırlı ve belirli bir zaman içinde manevi kişiliğinde gerçekleştiren, yenilenmeye açık Millet Meclisi vardır. Asıl olan millettir, egemenlik onun olduğu gibi yönetim hakkı da onundur. Millet, vekilinden önce gelir. Meclisler belli dönemlerde görev yaparken millet ile milletvekilleri arasında anlaşmazlık olabilir. Meclisler öyle kararlar alabilir ki; o kararlar, cidden milletin yaşamına tedavi edilemez zararlar verebilir. Millet her olasılığa karşın egemenliğini korumaya mecburdur. Bu konuda teamül tekrar genel oya başvurmaktır. Devlet yönetiminde danışma çok önemlidir. Bizzat İslam peygamberi bile danışarak iş yapmak gerektiğini söylemiş ve kendiside öyle yapmıştır. Durum bu iken, bir kişinin kendi başına iş yapması düşünülemez… Milletin huzur ve rahatını sağlayan her hükümet şekli iyidir. Milletin rahat ve mutluluğunu sağlamayan her hükümet zararlıdır, kötüdür ve terk edilmesi lazımdır. 1923’lerdeki hükümet şeklimiz iyidir. Çünkü milletin bu hükümeti kurması sayesinde; tükenmiş bir devletten, başarılarla taçlanan yeni bir devlet kurulmuştur. Çalışmaya zorunlu olduğumuz hususlardan en önemlisi iktisadi yaşamdır. Çünkü millet fakir kaldıkça hiçbir şey yapamaz. Öncelikle zengin olmamız lazımdır çünkü her şeyi yapan paradır, emektir. Millete verimli ve yararlı unsurlar yetiştirmek iktisadi yaşamın kaçınılmazlarındandır. Bunun içinde özellikle mesleki eğitime birinci önemi vermeliyiz. Geçmişte ve bugün olduğu gibi gelecekte de milletimizi rahat ve mutluluğa götürecek yollar için aydınlatmalarda bulunmak  milli ve vicdani (duyunçsal) görevimiz olmalıdır. Böyle bir görevi yapabilmek için kıskançlıkla milli hakimiyetine düşkün olan bir milletin içinde;aynı şekilde düşünen ve çalışan insanların birleşmesi gerekir. Örgütlenmesi gerekir. Gerçekten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır. Milletle, milleti yöneten insanlar açık yüreklilikle görüşmelidirler. Milleti yönetenlerin şiarı daima millete karşı gerçekleri söylemek olmalıdır. Mustafa Kemal’in hayatında izlediği biricik siyasi meslek budur.[1]

            1923’lerde T.B.M.M’de bakanlar kurulu bir kabine değildir. Bakanlar kurulu başlı başına bir oluşum değildir. Bakanlar kurulu, genel kurulun içinde ve onun temasında bir şeydir. Bu bakanlar kurulu, ancak genel kuruldan almış olduğu talimat dairesinde hareketle mükelleftir. Bunun dışına çıkamaz. Tereddüt ettiği noktada derhal genel kurula başvurmak ve alacağı talimata göre hareket etmek zorunluluğundadır. Bakanlar kurulunun başında bakanlar kurulu başkanı gibi birinin olması; kabine şeklinde daha çok dayanışma halinde bir durum ve daha çok çalışılır sanılmıştı. Halbuki bakanlar kurulu meclisten çıkacak olan genel kurala göre, talimata göre, görüşlere göre, yasalara göre hareket etmek zorunda olunca;dayanışmayı o küçük heyetin içinde değil belki meclisin içinde aramak ve orada bulmak gerekir. Bazıları bu tarz hükümetin başsız ve dengesiz bir şey olacağı itirazında bulunabilir. Halbuki başsız değildir ve dengesizde değildir. Başsız değildir, çünkü meclisin süresi kadar hayatı olan bir başa sahiptir. Yalnız bu başkanın değişmez hükümdar gibi ya da bir cumhurbaşkanı gibi yetkileri yoktur. Ve bizim memleketimiz, milletimiz için en uygun olan budur. Eğer o baş diye seçeceğimiz adama, hatta  belirli ve sınırlı bir zamanda dahi olsa, değiştiremeyeceğimiz bir takım yetkiler verirsek, bizim durumumuz çok hassas olduğu için sonumuz felaket olabilir. Bütün hak, bütün yetki milletin ve milletin vekillerinden meydana gelen bir topluluğun olmalıdır. Bir kişinin olmamalıdır. Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda bir madde görürüz ki, o maddede üç oluşum söz konusudur. Meclis, meclis başkanlığı ve yine meclisin seçtiği vekillerden oluşan bakanlar kurulu. Ve bunlar arasında şöyle bir ilişki vardır: Meclis başkanı, meclisin yasalarına imza koyar. Bu demek değildir ki, başkan meclisin çıkardığı yasaları onaylar. Yani meclis başkanının onay işareti olmadan o yasa kesinlik kazanamaz düşüncesi kesinlikle akla gelmemelidir. Böyle bir şey yoktur.Meclis yasayı yapar ve yaptım dediği gün yasa olmuştur. Başkanın oraya imza koyması, meclisçe işinin bitmiş olmasından başka bir anlam taşımaz. Çünkü, meclisin yapacağı yasanın onay sıfatını bir adama vermek demek, milli hakimiyetini kökünden yıkmak demektir. Zaten padişahların ve halifelerin şimdiye kadar sahip olduğu en müthiş ve tehlikeli hak yasaları onaylamaktı. Bizim usulümüzde ise hiç kimsenin meclisten çıkan yasayı onaylamaya yetkisi yoktur,onaylamazsa bir şey olmaz. Çünkü o sadece bir işarettir. Yine o maddede bir hak görürüz ki; meclis başkanı, bakanlar kurulunun kararlarını onaylar. Bu da tartışmaya açık olan bir ifadedir. Yani meclis başkanı, bakanlar kurulu kararlarını onayladıkça bakanlar kurulunun sorumluluğu kalkmış olabilir. Hayır meclis başkanı,bakanlar kurulunun sorumluluğuna katılmaz. Bakanlar kurulu,devletin ve milletin tam bağımsızlığını ihlal edebilecek bir karar alamaz. Bakanlar kurulu, milli hakimiyete zarar verecek  herhangi bir karar alamaz. Bakanlar kurulu, genel kurulun vermiş olduğu talimata aykırı bir karar alamaz. Koskoca bir meclisin seçtiği on kişilik bir bakanlar kurulu aksi yönde hareket ederse iş işten geçmiş olur…Dolayısıyla meclis ve milli hakimiyet bu gurubun her hareketini kontrol etmek ve denetlemek zorunluluğundadır. İşte bu nedenle meclis başkanı bakanlar kurulunun bütün kararlarını görecek ve onaylayacaktır. Bunun onaylanması demek, tam bağımsızlığa muhalif ve milli hakimiyete aykırı bir şey değildir; yasa dairesindedir demek için bunu denetlemektir… Bakanlar kurulunun herhangi bir kararını meclis başkanı onaylamazsa karar olmaz mı? Hayır böyle bir şey yoktur. Onaylamadığı bir noktayı milli hakimiyete aykırı gördüğünden dolayı onaylamamıştır. Ama meclis başkanının da hatası ve aldandığı nokta olabilir. O halde böyle tartışmalı bir nokta derhal meclise sunulur. Meclis ne karar verirse bakanlar kurulu öyle hareket eder. Bu durumda meclis başkanı aynı zamanda bakanlar kurulunun da doğal başkanıdır. Bir kişilik, iki makamın nasıl başkanı olur? Dolayısıyla bakanlar kurulu başkanını başlı başına serbest bırakalım. Meclis başkanının bunlarla hiçbir ilgi ve ilişkisi olmasın. Bu durumda karşımızda bir heyet kabul ederiz ve onu istediğimiz gibi hırpalar, eleştirir, sorumlu tutarız. Bu da olamaz. O zaman bir meclis olursa, başında bir başkan; bir bakanlar kurulu olursa başında bir başkan, biri diğerinden ayrı iki parça halinde kalır. Mutlaka bu iki parçayı bir noktada birleştirmek gereklidir. O halde başka bir başkan seçelim. Bu iki başkandan başka bir başkan seçelim. Fakat bu kimin başkanıdır? Uygulama kuvvetinin başkanı mıdır? Evet dersek o zaman bir hükümdar yaratmış oluruz ve bu hükümdarla bakanlar kurulu alakadar olur ve bunun karşısında da milletle alakadar meclistir. Şimdi incelenirse, mademki bakanlar kurulu milletvekili heyetinden başka bir niteliktedir, madem ki meclis hem yasa yapma hem uygulama yetkisine sahip bir meclistir,o halde her ikisinin başkanı olmak üzere bir makam gereklidir. Bu makamları, yasa yapma ve uygulama makamlarını ayırdığımız   zaman meclisin niteliğini de değiştirmiş ve bozmuş oluruz. Onun için her ikisinin üzerinde bir başkan gereklidir. Bu ne cumhurbaşkanıdır ne hükümdardır, esasen hiçbir yetkisi yoktur. Bir bakımdan meclisin işinin bittiğini işaret eden bir adamdır. Öte yandan meclisin görüşüne göre hareket edip etmediğini kontrol eder. Bakanlar kurulunun kontrolörüdür. Bununla beraber, bu şeklin yapmış olduğu birlik, bir baş düşündürür ki, o baş şu adamın veya bu adamın başı değildir. Belki o baş, meclisin manevi kişiliğinin başıdır. Belki o baş, bütün milletin manevi varlığının başıdır. İşte 1923’lerde bizim muhtaç olduğumuz baş, böyle bir baştır ve biz öyle bir başa sahiptik ve yöneticiler daima o başa saygı göstermişti. Yanlış yoruma meydan vermemek için manevi bir baş derken; ilahi ve semavi olduğunu iddia eden kişilerin başıyla bir ilişki ve benzerlik kurulmamalıdır. Bu gerçek başkanlıktır;öteki sahte bir baştır.[2]

1923’lerde kendi benliğine uygun bir cumhuriyet modeli inşa eden, Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye Cumhuriyetinde;millet fakirdir, millet zengin olmak zorunluluğundadır. Milletin zengin olması demek, her türlü meseleleri çözmüş olması demektir. Amaç hayatın gerektirdiği her şeyi bulmak ve en iyi tarzda bulmak demektir. Bu ise zengin olmakla olanaklıdır. Zengin olabilmek için, bizi fakirliğe sefalete yöneltmiş olan nedenlerin ne olduğunu düşünmek ve onlardan kurtulmaya bakmak lazımdır. Bu millet insanları çok çalışmak zorundadır.[3] Mustafa Kemal İzmir İktisat Kongresi’ni açarken: “Efendiler, tarih, milletlerin yükselişi ve düşüşü sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri, toplumsal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler toplumsal hadiselerde tesirlidirler. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle, düşüşüyle alakadar ve münasebettar olan, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu hakikat, bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde de tamamen tecelli etmiştir.Hakikaten Türk tarihi incelenirse, bütün yükseliş ve düşüş sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca muvaffakiyetler, zaferler veyahut mağlubiyetler, yok oluşlar ve felaketler, bunların tamamı, vukua geldikleri devirlerdeki iktisadi ahvalimizle münasebettar  ve alakadardır. Yeni Türkiya’mızı layık olduğu mertebeye ulaştırabilmek için, mutlaka iktisadiyatımıza birinci derecede ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.”[4] demiştir. Ona göre: “Dahili unsurlar muhafazaya muktedir oldukları dahili teşkilatlarına dayanarak, haricin daima teşvikine ve özendirmelerine ve yardımına sığınarak devletin ve asli unsurun imhasıyla siyasi bir mevcudiyet kazanmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan dahili unsurları teşvik ediyorlardı, diğer taraftan da kendileri müdahale ediyorlar ve her müdahalede yine millet ve devletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım imtiyazlar, haklar alıyorlardı. Bu devamlı takibat altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, asli unsur devlete verebilecek parayı güç tedarik ediyordu. Halbuki tacidarlar, saraylar, Babıaliler mutlaka debdebeye, gösterişe sahip olabilmek için, onu devam ettirebilmek, zevk ve ihtiraslarını temin edebilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı tedarik etmek çaresine girişmişlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar fena şartlar altında borçlanmalar yapıyorlardı ki, bunların faizlerini de ödemek mümkün olmadı. En nihayet bir gün Osmanlı devletinin iflasına hükmettiler. Maliye işleri hemen kontrol altına alınmış ve başımıza Düyunu Umumiye belası çökmüş bulunuyordu.”[5] Emperyalistler, verdikleri borç paralarla ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirmek suretiyle, milletleri yavaş yavaş boyunduruk altına almaya başlamışlardır.

 Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdan yıllar önce; 18 Nisan 1921 tarihinde, Hakimiyeti Milliye gazetesindeki başyazısında, milletini emperyalizme karşı uyarmaktadır: “Emperyalizm, genişleme ve istila ile eşanlamlıdır. Bütün kapitalist hükümetler genişleme ve istila taraftarıdır. Zira sermayedar sınıflar, daima mallarını sürecek ticaret pazarları ve hammadde aramakla meşguldürler. Bunlar fabrikalarında kullanmak üzere hammadde ve mamullerini sarf etmek için de ticaret pazarlarına muhtaçtırlar. Kömür, petrol, bakır, kauçuk meseleleri ve diğer hammaddeler, medeni memleketler için pek mühim ve esaslı şeylerdir. Bunlar, bu gibi hammaddelerin mevcut bulunduğu arazi ve memleketler hakkında çekişir ve mücadele ederler.

Bunun dışında, yetiştirdikleri sanayi mamullerini satacak müşteri tedariki için de birbirleri aleyhinde daimi mücadelededirler.

Tabiidir ki, bu memleketlerden biri bu arazilerden birine sahip olmak ve oralardaki müşterilerden birini elde etmek istediği zaman, hareket ve fiillerinin hakiki sebeplerini gizler ve bu konuda birçok vesile ve bahaneler icat eder. Irki sebepler, kavmi hüviyetler, milletlerin eğilimleri ve kabileler ve aşiretler meseleleri söz konusu olursa, medenilik mecburiyeti gibi iddialar ortaya atılır.”[6] Mustafa Kemal, aynı makalenin sonunda: “Emperyalizm aleyhine mücahede ilan etmek, vicdanı olan bütün insanlara bir vazifedir. Herkes kendi mesleğinde çalışmakla beraber, milletlerarası bir işbirliği ile bu maksadı temin eylemelidir. Lakin dünyayı istila etmek isteyen genişleme ve istila taraftarlarının azgın tehdidinden cihanı kurtarmak ancak kapitalizmin kaldırılmasıyla mümkün olur.”[7] sözleriyle insanlığın kurtuluşunun adeta reçetesini vermektedir.

KAYNAKLAR

1. Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.14-15, Yay. Haz.: Şule Perinçek ve Diğerleri, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2003.

2. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Çevrimyazı: Hadiye Bolluk, Sadeleştirme: Kurtuluş Güran, İkinci Basım, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2004.

Fotoğraf : Muallim Mehmet Necati Bey’in (Köylü) Kurtuluş Savaşı’nın Yetim Çocuklarını Yetiştiren Okulundan Bir Görüntü ( En solda, ayakta). Cumhuriyet “kimsesizlerin kimsesi”ydi…

Araştırmacı-Tarihçi  ÖZGÜR KARSLI

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.14, Yay. Haz.: Şule Perinçek ve diğerleri, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2003, s.248-258

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.15, Yay. Haz.: Şule Perinçek ve diğerleri, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2003, s.79-81

[3] a.g.e., s.89

[4] a.g.e., s.139

[5] a.g.e., s.141

[6] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Çevrimyazı: Hadiye Bolluk, Sadeleştirme: Kurtuluş Güran, İkinci Basım, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2004, s.135

[7] a.g.e., s.136


FOTOĞRAF: Kasaba(Turgutlu)'da Cumhuriyetin ilk yıllarında; Kurtuluş Savaşı'nın yetim çocuklarının okuduğu, (bu bilgiyi bize vefat etmezden önce Münire Gümüş [Emekli Org.Hilmi Özkök'ün halası] vermişti).( Kasaba Maarifi İslamiye Teşkilatı üyesi ve Manisa Mahkemesi Ağırceza Başkatibi) MehmetNecati(KÖYLÜ)'nin okulunun  bir görüntüsünü  içeriyor.Fotoğrafta dikkat edilirse bir kız çocuğu da var...

DİKKAT Tüm Hakları saklıdır! Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf ve video görüntülerin ve sair dokümanların hakları Yedieylül Gazetecilik ve Matbacılık LTD.ŞTİ’ye aittir. Kaynak gösterilse dahi izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem yapılabilecektir.
Bu haber 1185 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Otomobille çarpışan kasksız motosiklet sürücüsü yaralandı
Otomobille çarpışan kasksız motosiklet sürücüsü yaralandı
Olympos dağcıları Emiralem – Karagöl parkurunda
Olympos dağcıları Emiralem – Karagöl parkurunda